Arşiv

Archive for the ‘Osmanlı Tarihi’ Category

>Şeyhülislamlar Osmanlı döneminde protokolde 2. sıradaydılar

Kasım 23, 2010 Yorum yapın

>

Ebussuud Efendi (1490 – 1574)
Fotoğraf Kaynağı: DED
Diyanet İşleri Başkanı’nın protokolde 52. sıradaki yeri tartışılıyor. Osmanlı döneminde şeyhülislam protokolde 2. sıradaydı.

Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, Atatürk döneminde protokolde 3. sırada bulunan Diyanet İşleri Başkanı’nın şimdi 52. sırada olduğunu anımsatarak, bu yanlışın telafi edilmesi gerektiğini söyledi. Osmanlı döneminde şeyhülislamlar protokolde 2. sıradaydılar. Padişah hocası olup olmamalarına göre zaman zaman da 1. sırada yer alırlardı.

FETVA MAKAMI

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk yıllarında ilmiye sınıfı içindeki en büyük memuriyet kazaskerlikti. İkinci Murad döneminde müftü diye adlandırılan şeyhülislâmlık makamı ortaya çıktı. Fatih Kanunnamesi’nde şeyhülislâmlık bütün ulemanın reisi ve bütün müderrisler, yani üniversite hocaları arasında en büyük mevki olarak zikredilir.

Şeyhülislamlık Kanuni devrinde Ebussuud Efendi’yle birlikte zirveye çıktı. Osmanlı İmparatorluğu’nda dinî meseleleri yürütmekle görevli en üst düzey devlet görevlisi oldu. Ebussuud Efendi’den itibaren şeyhülislamlar, kadı ve müderrislerin tayinlerinde yetkili oldular.

Yargılama işlerini Rumeli ve Anadolu kazaskerleri yaparlarken, şeyhülislâmlar dini konular hakkında halkın sorduğu soruları cevaplarlardı. Fetva bir meselenin dini-hukuki durumuna açıklık getirirdi. Müftülerin verdiği fetva bir bakıma, Kur’an ve Peygamber’in sünnetinde yer alan dini bir hükmün açıklanması ve kapsamının belirlenmesidir. Dini bir konudaki görüş olan, fetva hüküm yerine geçmez. Bir konuda kesin kararı, yani hükmü ise kadı verirdi. Fetva yetkili bir müftüden alınabileceği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda en büyük dini yetkili olan şeyhülislâmdan da alınabilirdi. Müftüler verdikleri fetvalarında genellikle kaynak gösterirlerdi. Şeyhülislâmlar ise istisnai durumlar dışında kaynak göstermek mecburiyetinde değillerdi.

Halk, aklına gelen her konuyu İstanbul’da şeyhülislâma, taşrada da müftülere sorardı. Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, bir gün sabah namazından ikindi namazına kadar, adamlarıyla birlikte ne kadar fetva yazdıklarını hesapladığında, ortaya 1413 rakamı çıkmıştı. En ilginç fetva yöntemi Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde 23 yıl şeyhülislâmlık yapan Zenbilli Ali Efendi’ye aitti. Şeyhülislâm Ali Efendi, fetva isteyenlerin sorularını yazdıkları kâğıtları koyabilmeleri için evinin penceresinden devamlı olarak bir zembil denilen bir sepet sarkıtırdı. Soruları sepete koyanlar, cevaplarını da zembilin içerisinden alırlardı. Şeyhülislâm bu alışkanlığından dolayı, halk tarafından “Zembilli Müftü” olarak adlandırılmıştı.

PADİŞAHLARA KAFA TUTAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Osmanlı İmparatorluğu’nda herhangi bir devlete savaş açılacağı zaman şeyhülislâmdan fetva alınırdı. Padişahlar yaptıkları işlere dini bir meşruiyet kazandırmak için mutlaka şeyhülislamdan fetva almaya çalışırlardı. Eğer şeyhülislâm zayıf kişilikli biri olursa sultanın istediği her konuda fetva verirdi. Tam tersine sağlam iradeli olanlar da padişahların yanlış yapmalarını engellerlerdi. Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim gibi sertliğiyle meşhur bir padişahın haksız yere birçok kişiyi öldürtmesini defalarca önlemişti.

Osmanlı döneminde şeyhülislam veziriazamdan sonra protokolde ikinci sıradaydı. Törenlerde veziriazam, kazasker gibi görevliler etek öperken şeyhülislam ise padişahın önünde eğilir ve elini öperdi. Şeyhülislam padişah hocası ise protokolde veziriazamın önüne geçer ve 1. sırada olurdu.

İkinci Mahmud döneminde askeri sistemdeki değişim ve dönüşüm süreci seraskerliğin statüsünü ve önemini artırdı. 1836′daki teşrifat, yani protokol düzenlemesiyle serasker, protokol bakımından şeyhülislam ve sadrazamla denk hale geldi. 19. yüzyılın ortalarından itibaren devlet teşkilatının yeniden düzenlenmesinden sonra şeyhülislamlar Meclis-i Vükela, yani Bakanlar Kurulu üyesi oldular.

29 YIL GÖREV YAPAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun 8 yıl görev yaptığı, bu sürenin uzun olduğunu söyleyenler oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün kurumlarının saat nizamı içerisinde işlediği dönemde şeyhülislamlar kayd-ı hayat şartıyla, yani ölene kadar görevde kalırlardı. İstifa edenler haricinde ilk 19 şeyhülislam ömür boyu görev yapmışlardı. İlk defa azledilen şeyhülislam 1587-1589 yılları arasında yaklaşık iki sene görev yapan Müeyyedzâde Abdülkadir Şeyhi Efendi’dir. Beylerbeyi Vak’ası adı verilen isyan sırasında 2 Nisan 1589′da diğer devlet adamlarıyla birlikte azledilmişti.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 131 şeyhülislâm görev yaptı. Osmanlı tarihinde en uzun süre görev yapan şeyhülislâm 29 yılla Kanuni ve İkinci Selim dönemlerinin şeyhülislâmı Ebussuud Efendi’dir. İkinci Murad ve Fatih dönemi şeyhülislamı Molla Fahreddin Acemi 24, Zembilli Ali Efendi ise 23 yıl görev yapmıştı. En kısa süre görev yapan şeyhülislam ise 5 Mart 1656′da bir isyan sırasında şeyhülislamlığa tayin olunan ve sadece 13 saat görevde kalan Memekzâde Mustafa Efendi’dir.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 14.11.2010)

Kategoriler:Makaleler, Osmanlı Tarihi

>100 yıl önceki Kosova ziyaretimiz başarısız olmuştu

Kasım 23, 2010 Yorum yapın

>

100 yıl önce Sultan Reşad Kosova’yı ziyareti sırasında götürdüğümüz mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden sultanın beyannamesini halka tercüme ettirememiştik.

Başbakanımızın Kosova’yı ziyareti bölgedeki Müslümanlar’ın büyük coşkusuyla karşılandı. Balkanlar’daki Müslümanlar’ın tek umut kaynağı Türkiye’dir. Buralarla ne kadar ilgilenirsek bölgedeki Müslümanlar geleceğe o kadar umutla bakabilirler.

Bundan yaklaşık 100 yıl önce Müslüman Arnavutlar’ı bağımsızlıktan vazgeçirmek için büyük hazırlıklar yapılarak Sultan Reşad bölgeye gitmiş ancak ziyaretin en can alıcı yeri olan Sultan Murad Meşhedi’nde kılınan cuma namazından sonra Müslüman Arnavutlar’a yapılan konuşmaları tercüme etmesi için götürülen mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden büyük bir hüsran yaşanmıştı.

REFORM DİYE AYRILIKÇILIĞI ARTIRDILAR

14 ve 15. yüzyıldaki Osmanlı fetihlerinden sonra Kosova bölgesi halkı zamanla Müslümanlığı seçti. Kosova, imparatorluğun son günlerine kadar Osmanlı’nın bir parçası oldu. Doksan üç harbi öncesinde Priştine, Üsküp, Prizren, Yenipazar ve Debre sancaklarından meydana gelen Kosova Vilayeti teşkil edildi.

İkinci Abdülhamid döneminde padişahın izlediği siyaset sayesinde Müslüman Arnavutlar arasında bağımsızlık hareketleri fazla yayılmamıştı. İkinci Meşrutiyet döneminin başlaması ve Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Müslüman Arnavutlar arasında ayrılıkçı hareketler çoğaldı.

Sultan İkinci Abdülhamid’i tahtan indiren İttihadçılar, Arnavutluk’ta reform yapalım derken her şeyi birbirine sokup halkın neredeyse tamamını karşılarına aldılar. Kosova Valisi Mazhar Bey‘in yanlış siyaseti sonucunda başlayan protesto mitingleri 1910′da isyana dönüştü. Askeri önlemlerle isyan bastırıldı ancak bölge kaynamaya devam ediyordu.

RUMELİ’DE SON OSMANLI PADİŞAHI

Halkı sakinleştirmek için Sultan Reşad’ın Kosova’yı ziyaretine karar verildi. Sultan, hasta olmasına rağmen halkı sakinleştirmek için 5 Haziran 1911′de Barbaros zırhlısıyla yola çıktı. Selanik’te karaya çıktıktan sonra Sultan Reşad her yerde törenlerle ve halkın sevgi gösterileriyle karşılandı. Üsküp’te Arnavutlar padişahı “Padişahımız efendimiz imreti (yaşa)” diye karşıladılar. Üsküp’ten 14 Haziran’da ayrılan sultan Priştine’ye doğru yola çıktı.

Seyahat planında Rumeli Müslümanları’nın gözünde büyük bir manevi değeri olan Sultan Murad Meşhedi’nde cuma namazı kılınması karalaştırılmıştı. Rumeli’nin fethi uğruna şehit düşen bir sultanın türbesinin bulunduğu yerde kılınacak cuma namazı o toprakların sahiplenildiğini gösterecekti.

Sultan Reşad 16 Haziran’da Sultan Murad’ın şehit edildiği yerde 100 bin kişiyle cuma namazı kıldı. Namazdan önce halifenin vekil tayin ettiği Manastırlı İsmail Hakkı Efendi bir vaaz vermişti. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa ise namazdan sonra genel af ilan edildiğini ve kan gütme davasından vazgeçilmesi için padişahın 30 bin lira ihsanda bulunduğunu padişahın beyannamesini okuyarak duyurdu. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa daha sonra padişah adına halka hitap ederek ”Bölünmeyelim, birleşelim. Bölünmeye dinimiz de karşıdır” dedi. Sadrazam yaptığı konuşmada Arnavutlar’ı överek fesatçıların söz lerine kanmamalarını ve tahriklere kapılmamalarını tavsiye etti.

Her şey bu ana kadar iyi gitmişti. Ancak padişahın beyannamesini ve sadrazamın konuşmasını tercüme etmesi için getirilen Manastırlı İsmail Hakkı Bey, Arnavutça bilmiyordu. Bu yüzden konuşmalar boşa gitmişti.

Manastırı da ziyaret eden Sultan Reşad Selanik’ten tekrar Barbaros zırhlısına binip, 26 Haziran’da İstanbul’a döndü. Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahati olumlu bir hava estirdiyse de Sultanın hasta hasta bölgeye gitmesi bir işe yaramadı.

İktidardaki İttihatçılar ziyaretin yarattığı yumuşamadan faydalanmayı beceremeyince isyan daha da büyüdü ve Balkan Savaşı’ndan sonra öteki Balkan ülkeleriyle beraber Kosova ve Arnavutluk da elimizden gitti. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Kosova vilâyeti Sırbistan’a terk edildi.

SULTAN MURAD TÜRBESİ

Artık bir bağımsız devlet olan Kosova Türk tarihi açısından Balkanlar’daki en önemli bölgelerden biridir. Osmanlılar’ın Balkanlar’a yerleşmesindeki en önemli dönüm noktası 1389′daki Birinci Kosova Muharebesi’ydi. Sırplar’a büyük bir darbe vurarak tarih sahnesinden silen muharebede Osmanlılar galip gelmiş, ancak savaş sahrasında hükümdarları Birinci Murad’ı kaybetmişlerdi. Kosova sahrasında Sultan Murad’ın iç organlarının gömüldüğü türbe Rumeli Türkleri için kutsal bir ziyaretgâh hâline geldi.

Türk tarihi açısından önemli bir diğer savaşta 1448′de yine bu ovada cereyan etti. İkinci Murad’ın kazandığı İkinci Kosova Muharebesi, Balkanlar’dan gelebilecek Haçlı tehlikelerini sona erdirip, İstanbul’un fethine zemin hazırladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 07.11.2010)
Kategoriler:Makaleler, Osmanlı Tarihi

>İran devrimlerinin başladığı şehir

Ekim 28, 2010 Yorum yapın

>

Tebriz’de her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı vardı. Hem 1905’teki hem de 1979’daki devrimler buradan başladı.

İran’ın kuzeybatısındaki en büyük şehir; Eynalı ve Sehend dağları arasında, Kuruçay ve Acıçay’ın birleşmesinden oluşan nehir yatağı üzerindedir. İklim kuru, yazları sıcak, kışları hayli soğuk geçer. Safeviler devrinde, daha önce de Akkoyunlular ve İlhanlı Moğolları devrinde koskoca İran’ın başkentiydi.

Her zaman çarşı pazarda, evde Türkçe konuşulurdu. Uzun bir süre Tahran’dan sonra ikinci büyük şehir iken, bugün iki milyon nüfusuna rağmen ülkenin dördüncü büyük şehridir. İran Ermenilerinin ruhani merkezidir. Birçok Müslüman büyükleri arasında Şemsi Tebrizi de bu şehrin büyüklerindendir. Depremleriyle meşhurdur. Nitekim 1729 depremi ile şehrin birçok abideleri harap olmuştur. Halen İran’ın halıcılık merkezi sayılabilir, en güzel halılar orada dokunur.

Karakoyunlu ve Akkoyunluların eserleri, en başta Gök Mescid Türk sanat tarihi bakımından önemlidir. Daha doğrusu Osmanlı sanatının nereden geldiğini anlamak bakımından önemlidir. Bursa’nın mimarisini anlamak için, Tebriz’den gelen ustaların ve Tebriz’in 15’inci yüzyıl eserlerini iyi tanımak gerekir. Osmanlıların 18 yıl tahririni yaparak idare ettikleri bir bölgeydi, gene de Osmanlı-İran harplerinin çekişmesinin merkezinde yer alırdı.

İlk matbaa burada kuruldu
Tebriz 1905 İran meşrutiyet devriminin ve 1979’da da bugünkü İran’ı yaratan devrimin başlangıç noktası. Şüphesiz her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı olmuş. İran’da ilk matbaa 1811’de Tebriz’de kuruldu. Eğitimde modernleşmenin ilk kurumlarından sayılan Rüşdiye 19’uncu asır sonunda burada açıldı. İran’ın ilk belediyesi hem kuruluş hem bina olarak Tebriz’dedir.

Azerbaycanlıların bulunduğu her yere tiyatro gelir. İlk Türk tiyatro eserleri Tiflis’te temsil edildi, kurumsal tiyatro ise Tebriz’de toplum hayatına adım attı. Tebriz üniversiteler şehri ama her köşede Türkiye’de üniversite bitiren hekime, mühendis, mimara ve meslek sahiplerine rastlamak mümkün. Azeri Türkçesi sadece sokakta ve evde değil, resmi kurumlarda bile konuşulan bir dil. Ama Farsçayı Azerbaycan okumuşları çok iyi bilir; bu dilin kültürüne, edebiyatına, tarihçiliğine katkıları büyük. Bakü’nün aksine Tebriz aydını Türkçeye çok düşkün ve Farsçaya da çok saygılı. Şehriyar gibi bir Türk şairinin Türkçe şiirleri kadar, Farsça şiirleri de mükemmel; mesela Prof. Rahim Reisnia Osmanlı-İran tarihinin 19’uncu yüzyılı ve modern Türkiye üzerindeki tetkikleriyle her iki ülkenin tarihçiliğine de katkı yapanlardan.
Unuttuğumuz dil ve müzik
Tebriz’in depremlerine rağmen ta 15’inci asırdan beri devamlı restore edilen büyük Kapalıçarşı’sı bugünün Ortadoğu dünyasında yayıldığı alan itibarıyla kendi türünün en geniş ve büyük örneği. Bu çarşıyı gezmek bir zevk. Tebriz’in halılarının ne olduğu burada anlaşılıyor.
İstanbul’daki Tebriz asıllı Azerbaycanlılar, çok ön plana çıkmasalar da hem iş hayatında hem de kültür hayatımızda önemli yeri olan bir grup. Prof. Ali Polat bu grupta önde gelenlerden biri. Tebriz’deki dostlarımızla ve oraya yatırım yapan diğer Türk işadamlarıyla konuşmak bir zevk; Rıza Resulzade ve Mimar Fertus Musavi ve Ekber Talibi ile Tebriz çarşısını ünlü İran uzmanı arkeolog Andre Godart’ın kurduğu Azerbaycan Müzesi’ni ve Yelpaze Mescidi’ni gezmek irfan arttırıcı; uzun zamandır özlediğim tipte yüklü sohbette Tebriz’in aydınları evlerinde toplanıyorlar ve yaşam biçimlerinde bir incelik gözleniyor. Sohbet bu insanlar için basit bir ifade değil, bir sanat, bir tasvir ustalığı.

Türkçenin nelere kadir olduğunu Tebriz aydınları arasında anlıyorsunuz. Unuttuğumuz dil, unuttuğumuz müzik ve etrafa bakma sanatı Tebriz’de. Ara sıra Türkçe konuşulan dünyanın merkezlerini görmek lazım ama bakmayı bilmek şartıyla.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 24.10.2010)

>Özgürlük Heykeli’ni Abdülaziz mi yaptırdı?

Ekim 28, 2010 Yorum yapın

>

Hafta sonları New York’ta çıkan bir Amerikan dergisinde, Paris’te yapımı süren heykel hakkında kapaktan bir haber. Solda Paris’te heykelin resmi açılış töreninden görünüş. Sağ üstte heykeltıraş Bartholdi’nin resmi. Alttaki kesitte ise heykelin omurgasındaki demir konstrüksiyon görülüyor.
Müthiş haber: Biliyor musunuz, hani şu New York’un simgesi olan Özgürlük Heykeli var ya, onun parasını Sultan Abdülaziz ödemiş!24 Haziran 2004′te “Hürriyet” gazetesinde çıkan bu iddianın tarihî gerçeklerle en ufak bir alakası yoktu.

4 yıl sonra aynı gazetede, üstelik kaynak gösterme gereğini dahi duymadan Soner Yalçın‘ın, Murat Bardakçı imzalı bu haberi nasıl apardığını geçen hafta yazmıştım. (İntihalcileri üniversitede hocaysa unvanlarını alıp sokağa atıyorlar ama gazetecilikte ödül üstüne ödül veriyorlar!)

Murat Bardakçı hakkında daha önce bir yazı yazmış (Zaman, 5 Nisan 2009) ve Osmanlıca belgeleri nasıl yanlış okuduğunu ortaya koymuştum. Söz Soner Yalçın’ın intihalde bulunduğu yazıdan açılınca Özgürlük Heykeli’yle ilgili yazısına değinmek şart oldu.

Yazının başında “Özgürlük Heykeli’nin parasını Sultan Abdülaziz ödemişti” deniliyor. Ancak birazdan öğreniyoruz ki, tamamını değil, “masraflarının büyük kısmını” ödemiş. Neyse diyorsunuz ama sona geldiğinizde gözlerinize inanamıyorsunuz: Meğer sadece “masrafların bir bölümü” Abdülaziz tarafından karşılanmış!

Tamamı, büyük bölümü ve bir bölümü arasındaki farkı siz düşünedurun, gerçek dışı bir haber karşısındayız. Yazıyı alıntılayan nice internet sitesinde “Özgürlük Heykeli’ni de biz yaptırdıysak kim oluyor şu Amerika dedikleri biçare!” efelenmeleri ve “Heykelimizi geri isteriz” haykırışları gırla gidiyor.

Doğruysa yazalım ve ecdadımızla elbette övünelim, o ayrı; ama olmayan bilgilerle, üstelik geçmişin üzerine bir hayal perdesi gererek insanları göz göre göre aldatmaya hayır dememiz gerektiğini düşünüyorum.

Özgürlük Heykeli, iç savaş sonrasında geliştirmek istediği dostluğun bir nişanesi olarak Fransa devleti ve halkı tarafından yaptırılmış ve Amerika Birleşik Devletleri’ne hediye edilmişti. Sadece burnunun uzunluğu 1,5 metreyi¸ toplam ağırlığı ise 225 tonu bulan bu muazzam boyutlardaki madeni heykelin maliyeti bizden kat be kat zengin olan Fransızları bile perişan etmişti. Halktan para toplaya toplaya iflahları kesilmiş, maliyetini denkleştirmek için yardım kampanyalarından tutun da lotarya düzenlemeye kadar başvurmadıkları yol kalmamıştı. O tarihlerde Paris’te de, New York’ta da en yüksek yapı özelliğine sahip bu Masonik simgelerle donanmış heykelin yapımı tam 10 yıl sürmüştü.

(Unutmayalım ki, 5 Ağustos 1884 günü yapılan kaidesinin temel atma törenini New York Büyük Locası’nın Üstad-ı Azamı Willam A. Brodie yönetmişti. Heykeltıraşı Bartholdi de, yapım işini organize eden Laboulaye da, kaidenin mimarı Richard Morris Hunt da Masondu. Bugün kaidesine Masonlarca çakılan bir plakette onun bu Masonik öyküsünü okumak mümkündür.)

Heykel fikir olarak ilk kez 1865′te bir akşam yemeğinde gündeme gelmiş, tamamlanıp yerine dikilmesi için ise tam 21 yıl geçmesi gerekmişti. İnşasına Paris’te 1875′te başlanmış, açılış töreni 1886′da yapılmıştı. Fransızlar ‘Hiç değilse kaidesini siz yapın‘ demişlerdi Amerikalılara ama o bile 2 yılda ve binbir güçlükle toplanabilen yardımlarla tamamlanabilmişti. O kadar ki, yardım kampanyasına 1 cent yatıran çocukların isimleri bile Pulitzer’in “World” gazetesinde yayımlanıyordu. Gustave Eiffel ise Eyfel Kulesi’nden önceki başarısını onun omurgasında gerçekleştirecekti.

Dolayısıyla Özgürlük Heykeli iki kapitalist ve zengin ülkenin bile zorlandığı bir süreç sonunda tamamlanabilmişti. Abdülaziz’in ise Eylül 1986 fiyatlarıyla maliyeti 75 milyon doları bulan heykeli değil yaptırmak, mevcut dış borçlarını bile ödeyecek imkânı yoktu. Unutmayalım ki, Heykele başlandığı yıl olan 1875′te Osmanlı bütçesi 5 milyon liradan fazla açık vermiş ve hazine “Ramazan tahvilleri“yle iflasını ilan etmişti.

Lafı uzatmaya gerek yok belki ama yazıdaki hatalara da gözümüzü kapatamayız.

Güya Mısır Valisi Said Paşa Süveyş Kanalı’nın projesini 1854′te “Sultan Abdülaziz’in“(!) onayına sunmuş ve padişah onu tam 12 yıl boyunca oyalamış. Bir kere 1854′te Abdülaziz padişah değildi ki! O zamanki padişah, ağabeyi Abdülmecid‘di. Abdülaziz’in padişah olması için 7 yıl geçmesi gerekecektir (geçen hafta 6 demiştim, bir ekleyin).

Güya Süveyş Kanalı’na dikilecek olan ve Abdülaziz’in bir kısım parasını ödediği heykelin yapımı bitmiş, halkın tepkisinden korkan Said Paşa vazgeçip onu Paris’te bir depoya attırmış (gökdelenlerle yarışan 46 metrelik heykeli alacak bir “depo” Paris’te ne arıyordu?).

Doğruların yanına bir sürü yanlış böyle giriyor demek ki.

Evet Bartholdi Said Paşa’ya bir heykel projesi sundu ama bizzat kendisi bile iki heykel arasındaki benzerliği inkâr etmiştir. (Klaus Kreiser’in “Muqarnas” dergisindeki makalesine bkz. Vol. 14, 1997.) İlk proje için biblo şeklinde bazı denemeler yapıldı ama hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Zira ne Mısır’ın, ne de Osmanlı’nın gücü yeterdi bu büyük projenin gerçekleştirilmesine. Heykelin açılışının 25 Ekim’de yapıldığı türünden hataları ise geçiyorum (doğru tarih 28 Ekimdir).

Yazısının sonunda yazar pek yapmadığı bir şeyi yapıyor ve hepimize “Vay canına” dedirten kaynağını açıklıyor. Buna göre Mahmut Esat Ozan adlı birisinin “çalışması“nı kaynak olarak kullanmış. Kimmiş acaba Özgürlük Heykeli uzmanlarının bile bilmediğini bilen yazar? Hemen söyleyeyim: 2009′da ölen, ABD’ye yerleşmiş bir sinemacı.

Şaşırdınız ama gerçekten de kaynak diye sunulan ‘çalışma‘, internette Amerika’daki Türklere yönelik hamaset kokan yazılarıyla meşhur bir sinemacının senaryosundan ibarettir.

Siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben buna en hafif ifadesiyle tarihi ciddiye almamak diyorum.

Mustafa Armağan
(Zaman, 24.10.2010)

>Avrupalı aydınlar, Osmanlı padişahlarını örnek hükümdar olarak göstermişti

Ekim 28, 2010 Yorum yapın

>

Osmanlı padişahları yönetim biçimleriyle 16. yüzyılda Avrupa’da örnek olarak gösterilen hükümdarlardı.

Gazetemizle birlikte her cuma verdiğimiz padişah ekleriyle dünyanın en büyük iki imparatorluğundan birini kuran ve yöneten Osmanlı padişahlarının hayatlarını ve devleti nasıl yönettiklerini en son akademik araştırmalar ışığında değerli okurlarımıza aktarmaya çalışıyorum.

HAKSIZLIĞA UĞRAYAN PADİŞAHLAR
Osmanlı İmparatorluğu, Roma ile birlikte tarihin gördüğü en büyük iki imparatorluktan biriydi. Böyle bir imparatorluğun kurulmasında da devleti yöneten padişahların rolü büyüktü. Türkler’in tarihte büyük rol oynamalarında liderlerinin etkisi büyük olmuştur. Kuvvetli liderler tarafından yönetildiğimizde tarihte büyük işler başarmış bir milletiz. Bunun en iyi örneği de Osmanlı İmparatorluğu’dur. Ancak uzun yıllar tarih kitaplarında Osmanlı padişahları astığı astık kestiği kestik, kadın delisi ve cahil yöneticiler olarak anlatıldı. Fatih Sultan Mehmed gibi büyük hükümdarları ise Türkler’i yönetimden uzaklaştırdı diye tenkit ettiler.

Halil İnalcık hocamız yıllardır Osmanlı tarihi en yanlış yazılmış tarihtir vurgusunu sık sık yapar. Gerçekten de hem Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi hem de bu imparatorluğu yöneten padişahların tarihi çok yanlış yazılmıştır.

ÖRNEK HÜKÜMDARLAR
Osmanlı Devleti’nin büyüyüp bir cihan devleti haline gelmesinde de padişahların vizyonlarının büyük rolü vardır. İkinci Osmanlı Padişahı Orhan Gazi, Bursa, İzmit, İznik gibi yerlerden müteşekkil küçük bir beyliğin başındayken kendisini “ufukların efendisi” şeklinde ifade etmesi bu durumu çok açık gösterir.

Halil İnalcık hocamız İstanbul’un fethi sayesinde İkinci Mehmed’in kendisini cihanşümul bir imparatorluğun temsilcisi olarak gördüğünü, mutlak ve hudutsuz bir iktidar kazandığını söyler. Bu durum merkeziyetçi devletin kurulabilmesini ve devamlı fütuhat faaliyetlerinde bulunulabilmesini sağladı. Fatih’in cihanşümul hakimiyet fikrinin temelleri geniş bir yelpazeden oluşuyordu: Türk-Moğol hükümdarlık geleneği, İslâmî hilafet telakkisi ve Roma imparatorluk fikri. Fatih Sultan Mehmed döneminde kapıkulları ile Türkler arasında bir denge kurularak, devlet yönetiminde tek söz sahibinin padişah olması sağlanmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak padişah otoritesine dayanan bir devlet olması, hükümdarın iktidarını ülkedeki beylerin sınırlayamaması Avrupa’ya karşı üstünlük kurmamızı sağladı.
Avrupa’da asırlarca hükümdar otoritesini sağlamak için mücadele verildi. Kralların ve imparatorların unvanları çoğu zaman kâğıt üzerindeydi. Avrupalı aydınlar, bu yüzden Osmanlı idare tarzı örnek olarak gösterdiler. 16. yüzyılda Avrupa’da mutlakiyetçiliğin teorisyenlerinden Jean Bodin (1520-1596) ve benzeri düşünürler Osmanlı İmparatorluğu’nun ideal bir siyasi sistemin örneği olduğunu söylediler. Jean Bodin, krala Fransa’yı Osmanlı İmparatorluğu gibi yönetmesini tavsiye etmişti.

MAREŞAL HÜKÜMDARLAR
Osmanlı padişahları imparatorluğun kuruluşundan itibaren ordulara komuta ederek, büyük zaferlere imza attılar. Padişahların 15′i, ordularının başında sefere çıkmış, bunlardan da 10′u meydan muharebelerinde orduya komuta etmişlerdir. İlber Ortaylı hocamızın dediği gibi Osmanlı hanedanı kadar mareşal çıkaran başka bir hanedan da yoktur.

ŞAH İSMAİL
Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri olmasına rağmen İran Safevi Türk devletinin kurucusu Şah İsmail hakkında Türkçe kitap çok azdır. Tufan Gündüz‘ün orijinal kaynaklara dayanarak kaleme aldığı ve Yeditepe yayınları arasından çıkan “Son Kızılbaş Şah İsmail” isimli eser ülkemizdeki bu boşluğu doldurdu.

16. yüzyılın başlarında İran’da kurulan yeni devlet, tarihin akışını değiştirdi. Devletin kurucuları olan Kızılbaş Türkmenler aynı zamanda onun kurbanıydılar da. Şahın emirlerine kayıtsız-şartsız itaat ettiler. Bir yanda Şah’ın otoritesini kurmak, diğer yanda ülkenin sınırlarını korumak ve devleti ayakta tutmak için canlarını verdiler. Bazen onlar şaha hakim oldular, bazen de şah onlara.

Safevî Devleti, bir inanç hareketinin devletleşmesi, biçim değiştirmesi, farklılaşmasıydı. Dinin siyasallaşması, devletin dinin hizmetine alınması, dinin devletin dayanağı haline gelmesiydi. Kızılbaşlık İran’da Şiîliğin yayılmasıyla birlikte bir değişim geçirdi.

Türk tarihinin en önemli isimlerinden biri olmasına rağmen sadece Osmanlı penceresinden baktığımız için layıkıyla değerlendiremediğimiz Şah İsmail ile ilgili büyük emek mahsulü bu kitabı kaleme alan Türkiye’nin en önemli tarihçilerinden Doç. Dr. Tufan Gündüz’ü tebrik ediyor, bu kitabı da herkese tavsiye ediyorum

Erhan Afyoncu
(Bugün, 24.10.2010)

Kategoriler:Osmanlı Tarihi

>Fatih’in zehirlenip zehirlenmediği meselesi 529 yıldır çözülemedi

Eylül 30, 2010 Yorum yapın

>

Türk tarihinin en büyük devlet başkanlarından Fatih Sultan Mehmed’in zehirlenmesi olayı hâlâ tartışılıyor.

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın eceliyle mi öldüğü yoksa zehirlendiği mi tartışılıyor. Tarihteki birçok liderin ölümündeki sır da bir türlü aydınlatılamamıştır. Bizim tarihimizdeki e

n önemli esrarlardan biri de Fatih Sultan Mehmed’in zehirlenip zehirlenmediği meselesidir.

SON SEFER

Fatih’in ölümünden önce Mısır’daki Memlük Devleti ile Osmanlılar arasında bir gerginlik meydana gelmişti. Sultan İkinci Mehmed’in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar’a geçmesiyle sefer başladı. Gebze civarındaki Hünkâr Çayırı’nda konaklandı. Sultan burada 1 Mayıs’ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başladı. Eski hastalıklarının, yani damla ile romatizmanın yanı sıra yeni hastalıklar da başgöstermişti.

Fatih’in tedavisine hekimi Laristanlı Acem Hamideddin el-Lari başladı. Acem Lari başarısız olunca, eski başhekim Yakup Paşa tedaviyle görevlendirildi. Yakup Paşa elinden bir şey gelmeyeceğini, yanlış bir ilaç kullanıldığını ve bu ilacın etkilerini gidermenin ar­tık mümkün olmadığını söyledi. Ancak diğer tabipler çaresiz kalınca hastalarını tedavide kullandığı şurubunu vererek, padişahın sancısını azaltma yoluna gitti. Fakat şurup tesirini göstermedi ve Fatih kısa bir komadan sonra 31 Mayıs 1481 Perşembe günü, ikindi vakti vefat etti.

FATİH ZEHİRLENDİ Mİ?

Fatih’in daha 50 yaşındayken ölümü gerek akademik, gerekse popüler düzeydeki tarihçiler arasında bir tartışma konusu oldu.

Fatih’i kimin zehirlettiği konusunda üç iddia vardır. Birincisi Amasya Valisi Şehzâde Bâyezid’in, Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa’nın kardeşi Cem Sultan lehindeki teşebbüsleri yüzünden başhekim Acem Lari’yi kullanarak babasını zehirlettiği şeklindedir. Fatih’in hayatının son günlerinde oynadığı rol, Acem Lari’den şüphelenilmesine yol açmıştı. Acem Lari, dört yıl sonra 1485′te Edirne’de öldüğünde, Edir­neliler arasında hekimin İkinci Bayezid tarafından zorla verdirilen aşırı dozda afyon yüzünden öl­düğü dedikodusu dolaşıyordu.

Bu konudaki ikinci iddiaya göre Memlük Sultanı Kayıtbay, Acem Lari’yi kullanarak sultanı zehirletmiştir. Memlükler’in daha önce de Fatih’e suikast teşebbüsleri olmuştu.

Zehirlenme konusundaki üçüncü ve en kuvvetli iddia ise 30 yıl Fatih’in yanında hizmet edip, sultanın itimadını kazanan ve vezir rütbesi ile önemli görevlerde bulunmuş Yahudi mühtedisi eski hekimbaşı Yakup Paşa’nın (Maestro Jacopo), Fatih’e karşı bir düzine kadar başarısız suikastta bulunan Venedikliler tarafından satın alınarak, zehirleme hadisesinin gerçekleştirildiği şeklindedir.

Alman tarihçi Franz Babinger, Şehabettin Tekindağ ve başka birçok tarihçi ve hekimin araştırmalarına rağmen Fatih’in ölümündeki esrar henüz çözülemedi. Daha önce Fatih Sultan Mehmed’e defalarca suikast teşebbüsünde bulunan Venedikliler’in Fatih’in ölümünde bir rollerinin olması kuvvetli bir ihtimaldir.

VENEDİKLİLER’İN FATİH’İ ÖLDÜRME TEŞEBBÜSLERİ

Venedik 1456 ile 1479 yılları arasında 12 defa Fatih’i zehirleme teşebbüsünde bulunmuştu. Arnavut Paul isimli berber, Trogirli bir denizci, Vlaco isimli bir Yahudi hekim, Floransalı Francesco Baroncello, Krakowlu bir Polonyalı ve Katolanyalı bir maceraperestin isimleri bu suikast teşebbüslerinde geçer. Ancak bu teşebbüsler, çoğu zaman sadece plan aşamasında kalmıştı.

FATİH’İN HEKİMİNİN VENEDİK’LE PAZARLIĞI

15. yüzyılda Avrupa’da zulüm gören Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınıyorlardı. Avrupa’da papanın bile güvenmediği Yahudi hekimler Osmanlı sarayında büyük itibar görüyorlardı. Papa Beşinci Nikola’nın Yahudi hekimlerin verdikleri ilaçlarla İtalyanlar’ın Hristiyan ruhunun zedeleneceğini söylemesi doktorları iş yapamaz duruma getirmişti. Bu şartlar altında İtalya Gaeta’dan Edirne’ye gelen Yahudi hekim Maestro Jacopo Müslüman olup Yakup ismini almıştı. İkinci Murad zamanında sarayda hekim olarak çalışmaya başlayan Yakup Paşa, Fatih zamanında da görevine devam etti. Zamanla Fatih’in güvendiği kişilerden biri oldu.

1468′de İtalya’ya bir ziyaret yaparak Arapça’dan Latince’ye çevrilmiş bazı tıp kitaplarını inceledi. Sonraki yıllarda Osmanlı ilerleyişini durduramayan Venedik Fatih’i zehirletmeye karar verdi. Dikkat çekmemek için Floransalı Lando Delgi Albizzi İstanbul’a gönderildi. Degli, İstanbul’daki Floransa konsolosu vasıtasıyla Yakup Paşa ile irtibata geçti. Yakup Paşa, teklifi uzun uzun düşündükten sonra peşin olarak 10 bin altın ve 1472 Mart’ından aynı yılın Mayıs’ına kadar sultanı öldürdüğü takdirde Venedik’e kabul ve İstanbul’da kalan mallarına karşılık 25 bin altın daha istemişti. Venedik yönetimi bu isteği kabul etmesine rağmen Yakup Paşa’nın herhangi bir zehirleme teşebbüsüne girip girmediğini bilmiyoruz. Ancak 1481′de Fatih’in ölümünden sonra isyan eden asker birçok devlet adamıyla birlikte Yakup Paşa’yı da öldürmüştür.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/119742-fatih-in-zehirlenip-zehirlenmedigi-meselesi-529-yildir-cozulemedi-erhan-afyoncu-makalesi.aspx

Kategoriler:Makaleler, Osmanlı Tarihi

>Osmanlı Devleti’ndeki Ermeniler Hakkında

Eylül 19, 2010 Yorum yapın

>

Türk toplum hayatını son yirmi beş seneyi aşan bir süredir Ermeni sorunu işgal etmektedir. 23 Ocak 1973′te Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir ile Santa Barbara’da Baltimor Oteli’nde görüşmeye gittikleri 77 yaşlarındaki Mıgırdıç Yanıkyan tarafından tabanca ile vurularak öldürülmüşlerdi. Ardından da yıllarca Ermeni Terörü sürüp gitti. Özellikle 1980′li yıllarda ülkemizde Osmanlı-Ermeni ilişkileri ile ilgili yayınlar yapıldı, toplantılar düzenlendi. Dünyanın başka ülkelerinde de aynı sorun, aynı konu hep gündemde tutuldu. A.B.D.’de Ermeniler Senato’dan 24 Nisan’ın Ermeni Soykırımı Günü ilan edilmesine çaba gösterdiler. Netice alamamakla birlikte, isteklerinden de pek vazgeçmiş görünmüyorlar. Bu sorun ısıtılıp ısıtılıp zaman zaman yine gündeme gelecek gibi görünmektedir. Nedir, ne anlama gelmektedir 24 Nisan? Birinci Dünya Harbi içerisinde 24/25 Nisan 1915 gecesi İstanbul’da 500 kadar Ermeni tutuklanır, aralarında doktorlar, avukatlar, gazeteciler, din adamları da vardır.

Bunlar Ermeni İhtilal Örgütü üyesi olduklarından Anadolu’ya sevk olunurlar. Anadolu’nun özellikle Doğu ve Güney-Doğu kesimlerinde oturan Ermeniler de aynı muameleye tabi tutulurlar. Gönderildikleri bölge Deyr-i Zor ve civarıdır, yani bugün Suriye’de Fırat boyunda bulunan bir kesimdir. Burada hiç Ermeni de yok değildir. 1893′te Deyr’e gelen Max Freiherr von Oppenheim burada bir Ermeni Kilisesi’nin varlığından bahseder. Ebü’l-Fida’ya göre, 1331′de inşa olunmuş, sonradan tahrip edilmiştir.1 Aynı sene Ağustos ayında Deyr’de kendisinin aşçısı da Mardin’li bir Ermeni’dir.2 İsveç’li Sven Hedin Deyr’de 1917 Nisanı’nda bulunur. Arapların siyah çadırları yanında Fırat kenarında yüzden fazla beyaz çadır görür, bunlar İstanbul’dan Halep-Meskene-Rakka yolu ile Deyr’e gelen, gelmeye zorlanan Ermenilerdir. Aralarında Kafkas cephesi hudutlarından gönderilenler de vardır. Sven Hedin bunların sayılarını 5.000 kadar tahmin eder .3

Ermeni örgütleri ve yandaşları bu sürgün sırasında bir Ermeni soykırımı vukuu bulduğunu iddia ederler, sayısı da açık arttırmadadır. Bu olaylar sırasında bir buçuk-iki milyon Ermeni’nin hayatlarını kaybettiği öne sürülür, halbuki her iki rakam da o tarihlerde bütün Osmanlı hudutları içerisinde bulunan Ermenilerin sayısından fazladır.

Türkiye’ de bu konu üzerinde çalışanlar ve yayın yapanların ana kaynağı Esat Uras’ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi (İstanbul 1976) adlı eseridir. Bazen Türk arşiv kaynakları bazen, Birinci Dünya Harbi esnasında basılan, Ermenilerin Türkleri nasıl boğazladıklarına ait resimli kitaplar kullanılmaktadır.4 Ermeni yandaşları da bunu tersini yapar, ne dereceye kadar objektif olduğu belli olmayan Ermenilerle ilgili hatıralardan yararlanırlar,5 onlar için de resimli, maktul Ermenileri gösteren kitaplar bulunmaktadır. Tahriklerle, kinle birbiriyle amansız bir mücadele veren, yıllarca bir arada dostane yaşamış iki topluluk bahis konusudur. Ringe çıkan ve döğüşen iki boksörden yenen de yenilen de yara bere alacağı gibi, bu olaylar sırasında iki tarafın da elbette kayıpları vardır. Bunlar üzerinde mütemadiyen durmak neye hizmet eder, belli de değildir. Amma büyük bir ihtimalle iki topluluğu kıyamete kadar birbirine düşman etmeye götürür. Bu da çağımızda pek onaylanabilecek bir tutum değildir.

Türk meslektaşların Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde üzerinde durdukları başlıca iki konu vardır: 1. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan bir süre sonra Bursa’dan bir Ermeni din adamını getirterek Ermeni Patriki tayin etmiş, bütün Ermenilerin işlerini ona devretmiştir, tıpkı Rum ve Yahudi cemaatleri için de yaptığı gibi. 2. Ermeni sorunu 1878 Berlin Antlaşması’ndan sonra ortaya çıkmıştır. Şimdi bunlar üzerinde biraz duralım:

ERMENİ PATRİKLİĞİ MESELESİ

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra, bu şehirdeki Ermeni cemaatini 1461′de Bursa’dan bir kısım Ermeni aileleri ile birlikte getirttiği Piskopos Ovakim (Ermenice Yovakim)’in emrine vermiş, onların nizamını kendisinden istemiştir. Bu maksatla da Samatya’daki Sulu Manastır Kilisesi’ni Ermenilere tahsis etmiştir, denilir. Bu bilginin kaynağı 1786′da Venedik’te basılan Çamiçyan’ın Ermeni Tarihi adlı eseridir. İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nde rektörlük yapan, çok kıymetli bir araştırıcı ve öğretici olan Hrand D. Andreasyan vasıtası ile Türk okuyuculara da intikal etmiştir.6 Bu satırların yazarı da vaktiyle bu malumatı kullanmıştır.7 Lakin 1982′de Princeton Üniversitesi’ndeki bir toplantının bildirileri yayınlanınca, bu bilginin pek de doğru olmadığı anlaşılıyor .Kevork B. Bardakjian ”The Rise of the Armenian Patriarchate of Constantinople” başlıklı makalesinde Çamiçyan’ın yazdıklarını irdeliyor. Hayk Berberian’m bu konuda çalışmalarından bahsederek, İstanbul’ daki Ermeni ruhani liderinin ancak Kanuni Süleyman zamanında marhasa Grigor (1526-1537) ve onun halefi Astuacatur (1538-1543) devrinde güçlendiğini ve 1543′ten sonra da bu ikinciye İstanbul Patrik’i denildiğini, Berberian’dan naklen kaydediyor.8 Stanford J. Shaw da Fatih devrinde Roma ile birleşme düşüncesine karşı olan Gennadios Skolarios’u bütün Ortodoksların dini reisi tayin edildiğini, Ermenilere millet statüsü verilmesinin ise, Memluk Sultanlığı’na karşı Osmanlıları desteklemek şartı ile, Yavuz Sultan Selim zamanında olduğu kanaatini belirtiyor.9

Bardakjian yüzyılımızın başlarında İstanbul’ da yaşayan Arşak Alpoyaçean’ın görüşlerine de makalesinde yer veriyor. Ermenilerin İstanbul’un fethinden önce de bu şehrin dini denetiminde olduğu, Osmanlı idaresinde ise İstanbul Ermeni Ruhani liderliğinin alanının genişlediğini kaydediyor.

Bununla beraber, Bardakjian 1462-1487 tarihleri arasında Ankara, Amasya, Sivas, Trabzon ve Kefe’de yazılan Ermeni kolofonlarına dayanarak İstanbul Ermeni Patrikliği’nin o tarihlerde hiçbir yerde en yüksek Ermeni ruhani makamı olarak tanımadığına işaret eder. Kolofon Ermeni papazlarının tuttukları günlüklerdir. Kısa kısa zamanının olaylarını bizlere sunarlar.

Çamiçyan’ın kaydettiği ve Hrand D. Andreasyan’ın da Eremya Çelebi Kömürçüyan’ın İstanbul Tarihi’ne yazdığı geniş notlarda naklettiği ”altı cemaat” deyiminin de ancak 1764′te Ermeni Patrikhanesi’ne verilen berat’ta zikr edildiğini ilave ediyor. Netice olarak da, eğer Fatih Sultan Mehmet Yovakim’i Bursa ve Ankara’dan getirdiği Ermenilere Patrik tayin etmişse, bu ancak İstanbul ve Galata’da, belki de Üsküdar’da tanınmıştır, hükmüne varıyor.10

ERMENİ SORUNUNUN SİYASET SAHNESİNE ÇIKMASI

Bunun 1878′den sonra olduğu doğrudur. Bununla beraber, bazı Ermeniler çok daha önceleri Osmanlı idaresinden kurtulmanın yollarını aramışlar, kendilerine destek bulmak için çabalamışlardır. Mesela 1562′de aslen Tokatlı olan Abgar adlı bir Ermeni, aralarında oğlunun da bulunduğu üç kişilik bir heyet halinde Roma’ya Papa’yı ziyarete gider. Roma’nın teklifi, dönüşünde Abgar’ın Ermeni Kralı ilan edilmesi, fakat Ermeni Kilisesi’nin Roma’nın hakimiyetini tanıması karşılığı kendisine yardım edilebileceğidir. Bu girişim sonuçsuz kalır.11

1566′da Van’da bin kadar Hıristiyan toplanırlar, üç gün bir arada kalır, fesat çıkartırlar. Olay Van Beylerbeyi tarafından Divan-ı Humayun’a bildirilir.12 Bunlar da Ermenilerdir.

Zeytun isyanları 1780′de başlar, uzun süre aralıklı olarak devam eder.13 Bu itibarle, bir ülke bütünlüğünü bozmaya çalışanların memleket içinde birilerini bulacaklarını, her zaman kendilerine yardakçılar temin edeceklerini unutmamak lazımdır. Fırsatı düştüğünde de siyasi mahiyet alır.

Ermeni tehcirini diline dolayanlar, 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi’nde Doğu Anadolu’dan ve İran’dan da 1828′de Rusya’ya türlü vaadlerle göçürülen, sonra da orada perişan edilen Ermenilerden neden bahsetmezler? Bunların sayısı tahmini yüzbini bulmaktadır.14

17 Mayıs 1915′te de Ruslar Van’ı işgal ederler, şehirdeki Ermeniler onların tarafına geçmişlerdir. Müslümanları katletmeye başlarlar. 80.000 Müslüman Bitlis istikametine kaçmaya başlar. İşgalden önce de Van Ermenilerinin ayaklandıkları, kaledeki zayıf Türk garnizonuna ağır kayıplar verdirdikleri, şehrin de asilerin eline geçtiği Alman Dışişleri Arşivleri’ndeki belgelerle sabittir. Belgeler de İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim’in raporlarıdır ve yayınlanmışlardır.15 Bu tür belgeler, yayınlar nedense gözardı edilmektedir.

Ermeniler Osmanlı idaresinde geniş imkanlara sahip olmuşlardır. XVI. yüzyılda Vezir Mehmet Paşa,16 XVII. yüzyılda Kaptan-ı derya ve Sadrazam olan Halil Paşa17 Ermeni asıllıdırlar, Müslüman olmuşlardır. 1523′te Toroslarda Gülek kalesinde oturan 165 hane, 50 bekar yaklaşık 875 kişi Ermenidir, kale hizmetlerinde çalıştıklarından olağanüstü vergilerden (avarız) muaftırlar.18 Karaisalı’da En-Nahşa kalesinde oturan Ermeniler de öşür, cizye ve bad-i hava gibi vergileri vermemektedirler, muaf tutulmuşlardır. Belli ki bazı hizmetleri karşılığında bu bağışıklığı kazanmışlardır.19 XVIII. yüzyılda Divrikli Düzyan ailesinden saray kuyumcuları, Darphane nazırları, Şaşyan ailesinden saray hekimleri, XIX. yüzyılda Bezciyan ailesinden Darphane müdürleri, Dadyan ailesinden Baruthane nazırları,20 Balyan ailesinden mimarbaşılar, II. Abdülhamid devrinde Ermeni hariciyeciler, Balkan harbi sırasında Hariciye Nazırı (Gabriel Noradonghian Efendi) vardır. Midhat Paşa’nın kahyası, yani en önemli yardımcısı Kirkor Odyan Efendi’dir. Kasım 1879′da Osmanlı Dahiliye Nezareti Genel Sekreteri Artin Dadyan Efendi”dir.

Doğu Anadolu’da oturan Ermeni nüfusun Osmanlı yönetimi buralarda güçlenince kırsal alanlardan büyük ticari şehirlere göçtükleri belgelerle sabittir.21 Osmanlı Tahrir defterleri verilerine göre, şehirlerde toplandıklarından kaza ölçeğinde Hıristiyan nüfus %5 ile 20 arasında değişmektedir. Bunların da ne kadarı Ermenidir, belli değildir, çünkü aralarında Süryaniler de vardır.22

XIX. Yüzyılda Rusların ve Anadolu’daki misyoner okulları mensuplarının tahriki ile bir kısım Ermeniler ülkelerini terk ederek başka yerlere giderler.23 Rusya’ya göçürülenler dışında, Amerika’ya da 1890-1900 arasında 12.000 Ermeninin göç ettiği, XX. yüzyılın başlangıcında daha da hızlandığı anlaşılmaktadır .24

1885′ten sonra üç Ermeni İhtilal Örgütü kurulur. Bunlardan birisi Armenakan Partisi’dir. Kurucularından elebaşı Mıgırdıç Portakalyan’ın babası Mikael Portakalyan, gençliğinde Paris’e tahsile gönderilmiş, dönüşte 1858′de Bab-ı Ali Tercüme Odası’nda çalışmış, 1886′da Maliye Nezareti danışmanı, sonra da Ziraat Bankası müdürü olmuştur. Mıgırdıç İstanbul’da Ermeni okullarından biriside öğrenim görmüş, genç yaşta siyasi faaliyetlere girişmiş, zaman zaman yurt içinde, bazen de yurt dışında Ermeni ayrılıkçı çabalarına katılmıştır. 1885′te Marsilya’da Armenia gazetesini çıkartmış, öğrencilerinden dokuzu da Armenaka Partisi’ni kurmuşlardır.25 Mıgırdıç Portakalyan’ın yayınlandığı Armenia gazetesi ve kendi matbaasında bastırdığı beyannameler Maraş’a gönderilerek dağıtılır. Çukurova’ dan ve başka yerlerden Ermeni delikanlılarından ıayık olanlarının seçilerek Avrupa’ya gönderilmeleri, orada eğitildikten sonra tekrar memleketlerine geriye yollanmaları istenmektedir. Gaye Ermenilerin kendilerini idare etmeleri, diğer bir deyimle bir Ermeni Devleti kurulmasıdır.26

İkinci bir örgüt de Hınçak (Çan) Partisi’dir. 1887′de Cenevre’de Rusya’dan Avrupa üniversitelerine giderek tahsillerine başlayan iyi aile çocuğu yedi genç Ermenidir. Hepsi Marksisttir. Mıgırdıç Portakalyan ile yakın ilişkileri vardır. Anadolu’da Bafra, Merzifon, Arnasya, Tokat, Yozgat, Eğin (Kemaliye), Arapkir ve Trabzon’da örgütlenirler. İstanbul’da da teşkilatları vardır. 15 Temmuz 1890′da Kumkapı nümayişini, Ağustos 1894′te Sasun isyanının, 30 Eylül 1895′te Bab-ı Ali yürüyüşünü, 24 Ekim 1895 Zeytun isyanını bunlar başlatır, yönetirler.27

Bahis konusu olayların mahiyeti nedir, bunlara da değinmek gerekir.

Kumkapı Olayı

Hınçak Cemiyeti üyelerinden bir grup 15 Temmuz 1890 Pazar günü Kumkapı Ermeni kilisesi’ne giderek ayine müdahele ederler, içlerinden birisi Ermeni ıslahatı hakkında bir beyanname okur. Bu olay tarihe Kumkapı Nümayişi olarak geçer. Birkaç gün sonra da olayın elebaşısı Ermeni Patrikhanesi’ne giderek oradaki Türk armasını parçalar, Patrik’i zorla yanlarına alarak Yıldız Sarayı’na yürüyüşe geçerler. Askerler önlerini keser, çatışmada iki taraftan ölenler olur.28

Sasun İsyanı

Ağustos 1894′te Diyarbakır Vilayeti’nin Sasun kazasında Hınçak Cerniyeti üyelerinden ve kumkapı olayının faillerinden Haçin (Saimbeyli)’li Hamparsum Boyacıyan’ın tahrikleri sonucu Ermeniler ile Müslüman halk arasında çatışmalar çıkar. Boyacıyan önce Atina’ya kaçıp sonradan tekrar Türkiye’ye gelmiş, birçok şehirlerde halkı tahrikte bulunmuştur. Onun yaptıklarının çoğu zamanının Ermeni gazetelerinden tercüme edilerek Osmanlı İstihbaratına intikal etmiştir.29 23 Ağustos 1894′te Osmanlı kuvvetleri olayı bastırır. Bu olaya 1. Sasun isyanı denilir .30

Bab-ı Ali Yürüyüşü

30 Eylül 1895′te Hınçak gurubuna mensup kalabalık bir Ermeni topluluğu Kumkapı’daki Ermeni Kilisesi’nde toplanarak Bab-ı Ali’ye yürüyüşe geçerler, kendilerine sadrazama isteklerini yazılı olarak vermeleri haberi gönderilir, yürüyüşten vazgeçmeleri de emrolunur. Lakin yürüyüşçüler kendilerine hükümet emrini getiren subayı şehid ederler. Büyük devletlerin müdahalesi ile II. Abdülhamit olayı yatıştırmak için askeri birlik kullanmaktan vazgeçer, bunun üzerine halk galeyana gelir. İstanbul’da birkaç gün müslümanlar ile Ermeniler arasında kanlı olaylar cereyan eder.31

Zeytun İsyanı

10 Ekim 1895′te Zeytun’un Alabaş köyüne bir tahkikat için giden iki jandarma Ermeniler tarafından bir ağaca bağlanarak yakılır. 24 Ekim’de bir grup ermeni Zeytun’a gelir, plan yaparlar, Türkleri esir alarak öldürürler. Bu olaya ermeni kadınlar bile katılır. Olayın günlüğünü tutan Aghasi adlı Ermeni 20.000 Türkü öldürdüklerini, bunların 13.000′inin asker olduğunu kaydetmiştir.32 İsyanı çıkartanlardan elebaşları yakalanır, lakin yabancı devletlerin (Rus, İtalyan, Fransız ve İngiliz) konsoloslarının (Halep’teki) girişimi ile serbest bırakılır ve Marsilya’ya giderler.

Üçüncü örgüt Daşnaksutyun (Federasyon demek) 1890′da Tiflis’te bazı Ermeni milliyetçiler, Çarlık rejimini devirmeye niyetli sosyalistler, Rus ve Gürcü ihtilalcilerin işbirliği ile kurulmuştur. Yayın organları Droşak (Bayrak)’tır.

Bununla beraber, bu teşekkül İstanbul’da ve Doğu Anadolu’da bazı kesimlerde yayılır, yani niyet ile amel başka başkadır. 26 Ağustos 1896′da İstanbul’da Osmanlı Bankası’nı işgal ederler. Bomba kullanılır, memurlardan ölenler, yaralananlar olur. Baskını yapanlardan üçü olay sırasında ölmüş, altısı yaralanmıştır. Geriye kalanlar Osmanlı Bankası Müdürünün ve Rus Sefaretinin aracılığı ile bir Fransız gemisi ile Marsilya’ya giderler. Lakin halk galeyana gelir, İstanbul’da Ermeniler ve Müslüman halk arasında kanlı olaylar olur.33

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE ERMENİ SORUNU

1904′te de Sasun’da ikinci bir isyan vukuu bulur. Düzenleyenler yine Daşnaksutyun mensuplarıdır. Bastırılır, fakat Nisan ve Temmuz arasındaki çatışmalarda bin civarında Türk, 19 Ermeni ölmüştür.34

21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Sarayı önünde II. Abdülhamit’e yapılan suikast, hükümdarın gelişinden önce patladığından sonuçsuz kalır. Bu olayı da aynı tedhiş örgütü yapmıştır.

Ermeni ihtilal örgütleri mensuplarının İstanbul’da ve Anadolu’nun bazı şehirlerindeki faaliyetleri hakkında Avusturya Arşivlerinde İstanbul’daki temsilcilerinin yolladıkları belgelere rastlanır. Mesela 19 Eylül 1896′da Üsküdar’da bir evde bir Ermeni bomba imalathanesi bulunur.35 24 Eylül1896′da da Galata Ermeni Kilisesi’nde, Beyoğlu’ndaki bir evde bombalar ve bunların yapımına yarayacak malzeme bulunur.36 1 Eylül 1905′te Manisa’da bir evde 34 kilo dinamit bulunur .37

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, Nisan 1909′daki Adana ve çevresindeki olaylar da bunların eseridir. Anayasaya göre, herkesin silah taşıyabileceğinin kabulü, Ermenilerin örgüt mensuplarının teşvik ve çeşitli hile ve yalanları ile silahlanmalarına yol açmış, ardından da Ermeni murahhası Muşeg’in tahrikleri ile Müslüman ve Ermeni halk arasında üç gün süren kanlı olaylar cereyan etmiştir (Nisan 1909). Muşeg olaylar sırasında Mısır’da bulunmaktadır.38

Ermeni ihtilal örgütlerinin aralarındaki yazışmaların Türkçe çevirileri (asılları Ermenice), bu örgütlerin giriştikleri kanlı olaylar Hüseyin Nazım Paşa’nın derlediği Osmanlı istihbarat raporlarından okunabilir.39

Yukarıda kısaca özetlenen olaylar ister istemez günümüzde Türkiye’de bazı benzeri durumları hatırlatıyor. İhtilalci örgüt mensuplarının liderleri ve elebaşıları Batı devletleri tarafından korunmakta, silahlandırılmakta, asıl elebaşları ortada görünmemekte, Adana’da olduğu gibi, olaylar sırasında uzaklarda bulunmaktadırlar. Hepsi Anadolu kökenlidirler, fakat batı şehirlerinde veya Atina’da eğitim görmüşlerdir.

Ermeni İhtilal Örgütlerinin en ziyade faaliyet gösterdiği yıllarda Ermeni nüfus da hep azınlıktadır. Bunlara da birkaç örnek verelim:40

Ermeniler ile Türkler arasındaki kültür ilişkileri çok derindir. Sanat, basın, ticaret alanlarında iki millet içiçedir. Ermeniler o kadar Türk adetlerini tesirinde kalmışlardır ki, 1835′te Osmanlı Devleti’ne gelen ve İstanbul’da, Anadolu’da pek çok incelemelerde de bulunmak fırsatını yakalayan Moltke ”Bu Ermeniler hakikatte Hıristiyan Türklerdir denilebilir” kanısına varmıştır.41

Yakın tarihi bilmek, bir kısım olayların sebeplerini ve sonuçlarını iyi öğrenmek Türk eğitim sisteminin temel taşı olmalıdır. Yalnız iyi ekonomi bilen, her şeye ekonomi açısından bakan bazı devlet adamları, Amerika’da da öyledir diye, silah edinilmesini serbest bırakmış, bu da yakın zamanların en kanlı olaylarının en önde gelen etkeni olmuştur.

Geçmişte çatışan milletler, çeşitli tahriklerin kurbanı olmuşlardır .Onları bu olaylara itenler de zevk ü safa içerisinde keyif çatmışlardır. Bunun adı milliyetçilik, halka hizmet olarak tanıtılmaya çalışılsa da, hiçbir zaman bu sıfatlara layık değil, tam aksine memleketine ve halkına ihanettir .

Milletler arasındaki bu tür olayları zaman zaman deşmenin faydası emperyalist güçlerin ekmeğine tereyağı sürer. Milletleri kaynaştırmanın yolu aralarındaki kültür ilişkilerini geliştirmek, bunların ön plana çıkmasına hizmet etmektir.

Prof.Dr.Nejat Göyünç
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi

(1) Max Freiherr von Oppenheim, Vom Mittelmeer zum persischen Golj durch den Hauriin und die Syrische Wüste, Berlin 1899-1900, 1, s. 330.
(2) Aynı yazar, aynı eser, II, s. 8.
(3) Sven Hedin, Bagdad, Babylon, Ninive, Leipzig 1918, s. 60-63.
(4) Bu hususta bir iki örnek: Cevdet Küçük, Osmanlı diplomasisinde Ermeni meselesinin ortaya çıkışı, İstanbul 1984; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla tarihte Ermeni mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976; Erdal İlter, Ermeni ve Rus mezalimi (1914-1916), Ankara 1996. (5) Hatıra türünden eserlerin bazen ne kadar tek yanlı ve gerçeklerden uzak olduğuna bir çarpıcı örnek: Heath W. Lowry, The Story behind Ambassador Morgenthau’s Story, İstanbul 1990, Türkçe çeviri: Belkıs Torfilli büyükelçi Morgenthau’nun öyküsünün perde arkası, İstanbul 1991, her ikisi de İsis yayını.
(6) Hrand D. Andreasyan’ın Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi, XVII. asırda İstanbul (İstanbul 1952, s. 80) adlı eserdeki notları. Andreasyan bu eseri Türkçe’ye çevirmiş, çok zengin ve geniş notlarla yayınlamıştır.
(7) Nejat Göyünç, Osmanlı idaresinde Ermeniler, İstanbul 1983, s. 49.
(8) Benjamin Braude ve Bernard Lewis, Christians and ]ews in the Ottoman Empire, New York -London 1982, I, s. 89-100 de Kevork B. Bardakpan’ın makalesi, alıntı s. 90.
(9) Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Türkçe çeviri: Mehmet Harmancı, İstanbul 1982, 1, s. 95 ve 128.
(10) Kevork B. Bardakpan, a.g.e., s. 91-92.
(11) Louise Nalbandian, The Armenian Revolutionary Movement. The Development of Armenian Political Parties through the Nineteenth Century, University of Califomia Press, Berkeley ve Los Angeles 1963, s. 19.
(12) BOA, Mühimme Defteri, no.5, s. 123.
(13) Erdal İlter, Ermeni Mes’elesi’nin perspektifi ve Zeytun isyanları (1780-1915), 2. baskı, Ankara 1995.
(14) Kemal Beydilli, ”1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya göçürülen Ermeniler”, Belgeler , TTK yayını, XIII/17 , 1988, s. 365-434 ve belge fotokopileri.
(15) Julius Lepsius (yayınlayan), Deutschland und Armenien, Potsdam 1919, 5. 59 (38 sayılı belge), s. 65 (46 sayılı belge).
(16) Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmani, IV, 127.
(17) A.H. De Groot, ”Halil Paşa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.S, 5. 324-326.
(18) BOA, TD 998, s. 383.
(19) BOA, Timar Ruznamçe Defteri, s. 427.
(20) Y. ÇARK, Türk Devleti hizmetinde Ermeniler, 1453-1953, İstanbul 1953, s. 47, 65, 75, 88, 129.
(21) Ronald C. Jennings, ”Urban Population in Anatolia in the Sixteenth Century”, ”International Journal of Middle East Studies, sayı 7 (1976); Nejat Cöyünç, “XVI. yüzyılda Güney-Doğu Anadolu’nun ekonomik durumu”, Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Yay. Osman Okyar, Ünal Nalbantoğlu, Ankara 1975, s. 74.
(22) Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 31-35.
(23) Abdülkadir Yuvalı, ”Ermeni isyanlarında Misyoner Okullarının Rolü”, Yakın Tarihimizde Kars ve Doğu Anadolu Sempozyumu, Ankara 1994, s. 206, İngilizce metin: ”The Role of the Missionary Schools in Armenian Rebellions”, Kars and Eastren Anatolia in the Recent History of Turkey, Symposium and the Excavation, Ankara 1994, s.169-182.
(24) Nedim İpek, ”Anadolu’dan Amerika’ya Ermeni göçü”, OTAM, sayı 6 (1995), s. 257-280.
(25) Loise Nalbandian, age., s. 90-95.
(26) Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, Ankara 1994, I-II,120-125
(27) Nejat Göyünç, a.g.e., s. 64.
(28) Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976, 5. 463; L. Nalbandian, a.g.e., s. 118-119; Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983, 5.142-143.
(29) H. Nazım Paşa, a.g.e., s. 3-4.
(30) Esat Uras, a.g.e., 5. 471-472; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976, s. 200-205.
(31) M. Hocaoğlu, a.g.e., s. 215-230.
(32) Kamuran Gürün, a.g.e., s.159-160.
(33) E. Uras, a.g.e., s. 509-511; K. Gürün, a.g.e., s.163-166.
(34) K. Gürün, a.g.e., s. 167.
(35) Österreichisches Haus-, Hof-Und Staatsarchiv, Konst. 413.
(36) HH, Gesamt Archiv, Konst. 413, K3.
(37) HH, Gesamtarchiv, 141. Herzfeld’ten Calice’e.
(38) Mehmed Asaf, 1909 Adana Ermeni olayları ve anılarım, sadeleştirerek yayına hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Ankara 1982, Türk Tarih Kurumu yayını; K. Gürün, a.g.e., s.173-176.
(39) Ermeni Olayları Tarihi, I-II.
(40) Stanford J. Shaw, ”Ottoman Population Movements during the Last Years of the Empire, 1885-1914: Some Preliminary Remarks” , Osmanlı Araştırmaları, I (1980), I, s. 198-202.
(41) Helmuth von Moltke, Briefe über zustande und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren 1835 bis 1839, Berlin 1917, s. 34.; N. Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 50.

Kategoriler:Makaleler, Osmanlı Tarihi

>İlk anayasamızı Avrupalılar’ı memnun etmek için yapmıştık

Eylül 19, 2010 Yorum yapın

>

134 yıldır anayasa tartışmamız bitmedi. İlk anayasamızı Avrupalılar’ı memnun etmek için hazırlamış ancak bir netice alamamıştık.

Anayasa değişikliği tartışmalarımız bir türlü bitmiyor. İlk anayasamızı 1876′da bir darbeden sonra yaparken amacımız, Avrupalılar’ı memnun etmekti. Ancak istediğimiz neticeyi alamamıştık.

DARBEYLE GELEN ANAYASA

Midhat ve Hüseyin Avni paşaların 1876′da hazırladıkları askeri bir darbeyle Sultan Abdülaziz tahttan indirilip, yerine Beşinci Murad çıkarıldı. Ancak tahta çıkarılan Beşinci Murad rahatsızlanınca yerine veliaht Şehzade Abdülhamid geçirildi.

Midhat Paşa, anayasal bir düzene geçildiği takdirde Avrupalı devletlerin müdahalelerinden kurtulacağımıza inanıyordu. Bir anayasa taslağı da hazırlamıştı. Ancak İkinci Abdülhamid, Midhat Paşa’nın hazırladığı Kanun-ı Cedit isimli taslak yerine Fransız Anayasası’nı çevirtip, Osmanlı sistemine uygun bazı değişiklikler yaptırtarak Kanun-ı Esasi isimli yeni bir anayasa taslağı oluşturttu.

Anayasayı hazırlamakla görevli Said Paşa‘nın başkanlığındaki 28 kişilik “Cemiyet-i Mahsusa“nın hazırladığı metin Midhat Paşa’nın başkanlığındaki Meclis-i Vükelâ‘da kesin şeklini aldıktan sonra İkinci Abdülhamid’in hatt-ı hümâyunu ile kabul edildi.

AVRUPALILAR ANAYASAMIZA İLTİFAT ETTİ

Kanun-ı Esasi son şeklini alıp padişah tarafından onaylandıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gayrimüslimlerin durumunu görüşmek üzere Avrupa’nın büyük devletlerinin katılımıyla İstanbul’da toplanmış olan Tersane Konferansı’nın ilk oturumunda 101 pare top atışıyla Batılı dele­gelere ilan edildi. 23 Aralık 1876′da Kanun-ı Esasi’nin, yani anayasanın yürürlüğe girmesiyle Birinci Meşrutiyet devri başlamıştı. Fakat Batılı müdahale­leri önlemek amacıyla yapılan bu teşebbüs karşı tarafta Osmanlı lehine bir havanın doğmasını sağlamadı.

Anayasanın ilânı Avru­palılar’ın isteklerine karşı bir kalkan olarak düşünülmüştü. Ancak Avrupalı devletlerin amacı Osmanlı İmparatorluğu’nda daha fazla hürriyet ve demokrasinin olması değil kendi çıkarlarını koruyup geliştirmekti. Nitekim konferansın Başkanı Saffet Paşa Meşrutiyet’in ilânını delegelere kısa bir konuşma ile bildirirken, halka yeni haklar verildiğini bu yüzden toplantının bir manasının kalmadığı yönünde bir konuşma yaptığında Rus elçisi, buz gibi bir cevap vererek, gündeme geçilmesini söyledi.

Osmanlı devlet adamları Avrupalı devletlerin temsilcilerini Meşrutiyet’i ilân edip psikolojik açıdan sarsarak, imparatorlukta yaşayan Hristiyanlar’ın özgürlüğü hakkındaki isteklerine karşı direnmek için anayasayı kullanmayı düşünmüşlerdi. Avrupalılar’ın her istekleri karşısında Tersane Konferansı’na katılan Osmanlı delegeleri anayasayı gösterdiler. Ancak bir netice alamadıkları gibi sonunda Rusya ile 1877-1878 savaşına girmek zorunda kaldı.

TEPEDEN İNME ANAYASAYA HALK SAHİP ÇIKMADI

1876 Anayasası sistemli bir düşünce akımının sonucu olarak ve geniş halk kitlelerinin isteğiyle, yani toplumsal dinamizmle ortaya çıkmadı. İkinci Mahmud döneminden itibaren başlayan modernleşme sürecinde yetişen Midhat Paşa, Namık Kemal gibi bir grup insanın yapılan ıslahatları yeterli görmemeleri ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kurutuluşu için meşruti idarenin, yani meclis sisteminin getirilmesi yönünde uğraşmalarıyla 1876′da Birinci Meşrutiyet ilan edildi.Birinci Meşrutiyet’in doğuşundaki en önemli faktör, Avrupa’da öğrenim görmüş ve oradaki anayasal hareketleri inceleyen ve imparatorluğun geleceğini parlamenter sistemde gören Genç Osmanlılar hareketinin çabalarıydı. Ancak Meşrutiyet’i hazırlayan başka faktörler de vardı. 1831′den itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda gazetelerin çıkmasıyla birçok fikir tartışılmaya ve aydın kesim arasında yayılmaya başlamıştı. İkinci Mahmud döneminde başlayan yeniden yapılanmanın bir sonucu olarak kurulan yeni müesseseler de Meşrutiyet fikrinin oluşmasına tesir etti. Meselâ, 1839′dan itibaren Tanzimat devrinde gayrimüslimlerin de katılımıyla oluşturulan taşra meclisleri, Meşrutiyet dönemi için bir hazırlık safhasını oluşturdu.

Meşrutiyet’in ilanı çeşitli vasıtalarla Osmanlı ülkesinin her tarafında duyuruldu. Bu durumdan memnun olanlar kadar, olmayanlar da vardı. Meşrutiyetin ilanına karşı çıkarak aleyhte risaleler yazanlar da oldu. 19. yüzyılda Türkiye’deki halk kitleleri parlamenter sistemi kavrayabilecek bir düşünce olgunluğuna erişmediği için ilk anayasa ve ilk meclise sahip çıkmadı.
Erhan Afyoncu
(Bugün, 04.04.2010)

Kategoriler:Osmanlı Tarihi

>Osmanlı yenildi, Polonya parçalandı

Eylül 19, 2010 Yorum yapın

>

(Çariçe II. Katerina‘nın Osmanlıları yenmesini gösteren temsili bir tablo – Stefano Torelli 1772)

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı mağlup olunca Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya’yı paylaşmışlardı.

Tarihin en şansız milletlerinden biridir ve uzun süre başka milletlerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Polonyalılar’a uzun süre destek çıkan tek devlet ise Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda mağlup olması üzerine Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya’yı paylaşmışlardır.

TAMPON DEVLET

Türkler ve Polonyalılar, ilk defa 1389′da Birinci Kosova Meydan Muharebesi‘nde karşılaştılar. Polonya, daha sonra 1396′da Niğbolu Meydan Muharebesi‘nde Haçlı ordularına destek verdi. 1444′teki Varna Savaşı‘nda ise Leh ve Macar Kralı Üçüncü Vladislav hayatını kaybetti. Kralın ölmesinden sonra Macar ve Leh tahtları birbirinden ayrıldı.

İkinci Bâyezid döneminde Boğdan (Moldovya) meselesinden iki ülkenin ilişkileri gerildi. Ancak 1490′da Lehistan ile barış yapıldı ve iki devlet arasındaki ilk antlaşma imzalandı. 1493′te barış yenilendi, ancak aradan dört yıl geçmeden Polonyalılar barışı bozdular. Boğdan hükümdarı Stefan Çel Mare‘nin İkinci Bâyezid’dan yardım istemesi üzerine Türk akıncıları Polonya’da taş üstünde taş bırakmadılar. 1503′te yeni bir barış antlaşması imzalandı.

16. yüzyıl Osmanlı-Polonya ilişkileri bir önceki yüzyıla göre daha sakin geçti. Osmanlılar, Polonya’yı düşmanları Avusturya ve Rusya’ya karşı tampon devlet olarak düşünüp ve bu ülkenin istikrarlı bir şekilde yönetilmesinden yana oldular.(Sakız adası açıklarında Osmanlılarla Ruslar arasında yapılan deniz savaşı – 1770)

POLONYA KRALI’NI OSMANLI SEÇTİ

İkinci Sigismund‘un 1571′de varissiz ölmesiyle Jagellon hanedanı sona erdi ve Polonya yeniden istikrarsızlığa düştü. Rusya, Avusturya ve Fransa’nın hanedan aileleri Polonya Krallığı için mücadeleye başladılar. Osmanlılar, Polonya’nın Avusturya ve Rusya’nın kontrolüne girmesini istemediği için Fransa’nın adayını desteklediler ve 1573′te Henri’yi kral seçtirmeyi başardılar. Ancak Henri dört ay sonra Fransa Kralı olunca Polonya tahtı yine boş kaldı. Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa, Polonya’nın stratejik öneminin farkında olduğu için, Osmanlı tâbiyetinde olan Erdel Beyliği’nin Voyvodası Stefan Bathory’i 1575′te Polonya tahtına çıkardı.

Osmanlı-Polonya ilişkileri için 17. Yüzyıl bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde Tatarlar ve Kazaklar’ın karşılıklı sınır ihlalleri yüzünden Polonya’yla ilişkiler bozuldu. Genç Osman, 1621′de Polonya’ya karşı sefere çıktı.

Lehistan, Osmanlı himayesine giren Kazaklar’a saldırmaya devam edince ilişkiler tekrar gerginleşti ve 1672′de Polonya’ya savaş açıldı. Kamaniçe Kalesi fethedildi ve Türk ordusu, Polonya içlerine kadar girdi. Polonya bu durum üzerine Türk üstünlüğünü kabullendi ve Bucaş Antlaşması yapıldı. Antlaşma ile Podolya Eyaleti tamamen Osmanlı hakimiyetine bırakılmış; Polonya Osmanlı’ya vergi veren bir devlet olmuş ve Lehistan, Kazaklar’ın Ukrayna hakimiyetini tanımıştı. Polonya, kısa bir süre sonra antlaşmayı kabul etmek istemeyip, tekrar mücadeleye girdi. Ancak yeni Polonya Kralı Sobieski 1677′de Zuravna’da yenilince antlaşmayı kabullendi. Sobieski ise intikamını 1683′te İkinci Viyana kuşatmasında Osmanlı ordusuna vurduğu darbe ile aldı.

18. yüzyılda Polonya Avrupa devletlerinin kuklalarını oynattığı bir tiyatro sahnesine döndü. Her devlet kendi adayını Polonya tahtına çıkarmak için uğraşıyordu.

18. yüzyılın ikinci yarısında Rusya’nın desteklediği Üçüncü August‘un tahta geçmesi Polonya’yı tam bir Rus uydusu hâline getirdi. Üçüncü August’un yerine yine Rusya’nın desteği ile tahta Pontiyatovski geçti. Polonyalılar, ülkelerinin bağımsızlığını sağlamak üzere harekete geçip, Osmanlı İmparatorluğu’ndan yardım istediler.

Osmanlı yönetimi 1768′de Rusya’ya savaş açınca Polonya bu haberi bir bayram edasıyla karşıladı. Zira Leh milliyetçilerinin büyük çoğunluğunda “Oder ve Vistül’den Türk atları su içmedikçe Polonya’nın bağımsızlığa kavuşamayacağı” inancı vardı. Ancak savaşta Türk ordusu büyük bir mağlubiyete uğradı. Prusya ve Avusturya ile anlaşan Rusya, Polonya’yı bu iki devletle üç aşamada paylaştı.

Osmanlı İmparatorluğu, Polonya’nın yok edilmesini uzun bir süre kabullenmedi. Yabancı elçiler kabul edilirken Polonya elçisinin adı da zikredilir, cevap olarak da “Henüz gelmedi, yolda” denirdi.

KATOLİK SLAVLAR

Polonyalılar’ın dedeleri, Milattan Önce 2 binlerde bu bölgeye yerleşen Slav kabileleridir. Roma medeniyetinin bu bölgeye ulaşmaması sonucu Polonyalılar’ın dedeleri uzun bir süre içine kapalı ve geri kalmış bir şekilde yaşadılar. Bölgenin iklim şartlarından dolayı dışarıdan fazla göç almaması yüzünden Slav unsurlar ağırlıklarını korudular.

Slav kabileleri, 10. yüzyılın ortalarına kadar devletsiz, ilkel ve kabile düzeni içinde yaşadılar. Piast hanedanı bu tarihte Polonyalılar’ı, ilk defa aynı çatı altında topladı. Hanedanın kurucusu Birinci Mieszko, 966′da Hıristiyanlığı benimsemişti. Mieszko, kilisenin yardımıyla ülkenin sınırlarını genişletti ve Katolikliğin diğer Batı Slavları’nca da benimsenmesini sağladı.

Lehler, yani Polonyalılar’ın en önemli özelliği Slav olmalarına rağmen, Katolikliği benimsemeleriydi. Ancak bu yüzden kimseye yaranamadılar. Almanlar’a Slav olmaları yüzünden, Ortodoks Ruslar da Katolik olmalarından dolayı Polonyalılar’ı dışladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 11.04.2010)

>Vahdettin, İngilizlerle gizli anlaşma yaptı mı?

Eylül 19, 2010 Yorum yapın

>

(VI. Mehmet Vahidettin (Osmanlı Türkçesi: واحد الدين, Vâhidüddîn, Mehmed-i Sadis)
(d. 2 Şubat 1861, İstanbul – ö. 15 Mayıs 1926, San Remo). Osmanlı Devleti’nin 36. ve son padişahıdır)

Ateşli okurlarımdan birisi sormuş: “Vahdettin’in Milli Mücadele’ye destek verdiğini iddia ediyorsunuz da, neden İngilizlerle yaptığı gizli anlaşmadan bahsetmiyorsunuz?

Bahsetmediğim doğru ama neden? Sebebi gayet basit: Sahte olduğu için…

Bakın, bunu ben söylemiyorum, Türk Tarih Kurumu‘nun Atatürk zamanından beri çıkmakta olan bilimsel dergisi “Belleten“deki makalesinde araştırmacı Salâhi R. Sonyel söylüyor. (“İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin ışığı altında 1919 İngiliz-Osmanlı gizli anlaşması”, sayı: 135, Temmuz 1970, s. 437-462)

Şimdi bazı sözde tarihçilerin Sultan Vahdettin‘in “hainliği“nin kanıtı olduğunu iddia ettikleri 12 Eylül 1919 tarihli bu sözde gizli anlaşmaya biraz daha yakından bakalım.

Buna göre Sadrazam Damat Ferid Paşa ile büyük bir ihtimalle İngiliz gizli haber alma servisinin (Intelligence Service) elemanları oldukları anlaşılan 3 levantenin imzalarını taşıyan gizli bir anlaşma yapılmıştır. İşin garibi, anlaşmada İngiltere adına imzaları bulunan M.S. Francer, H. Morlan ve G. Churchill adlı üç ‘eleman‘ da nedense kimse tarafından tanınmamaktadır!

Nihayet 1919 Aralık’ında Fransız kaynaklı bir söylenti çıkar: Vahdettin’in de onayladığı söylenen bu anlaşma hükümlerine göre İngiltere, Türkiye’nin bütünlük ve bağımsızlığını korumayı üstlenmekte, İstanbul başkent olarak Osmanlı’da kalmakta, Boğazlar’ın denetimi İngilizlere verilmekte ve Kürdistan’ın kurulması gerçekleşmektedir. Buna karşılık, Osmanlı Devleti, hilafetin gücünü izin verdikleri bölgelerde İngiltere lehine kullanacak, Kıbrıs ve Mısır üzerindeki haklarından vazgeçecektir vs. (Abdülhamid’in pamuk ipliğiyle dahi olsa bağlı tutmaya çalıştığı Libya, Kıbrıs, Mısır ve Sudan’ı Lozan’da İngilizlere verdiğimizi biliyor muyuz? Madde 17. ve devamına bakın derim.)

Sevgili okurum sözün burasında haklı olarak şunu soracaktır: Ortalıkta kulaktan kulağa sadece bir rivayet dolaşmamakta, aynı zamanda bir ‘belge‘ de sunulmaktadır. Peki ona ne diyeceksiniz?

Doğru, bir ‘belge‘ var da, bu ne kadar ‘mevsuk‘, yani sağlıklıdır, çok tartışılır.

Belgeyi Fransızlar ele geçirip yayınlar ve kısa zamanda hedefine ulaşır. Zira anlaşmanın varlığı duyulur duyulmaz İstanbul’daki işgal kuvvetlerinin arasına bomba düşmüş gibi olur. Fransızlar, İtalyanlar ve hatta Amerikalılar İngiltere’ye bozulurlar.
(Damat Mehmet Ferit Paşa (1853 – 1923), Osmanlı diplomat ve devlet adamı.
VI. Mehmet Vahidettin saltanatında 4 Mart 1919 – 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920 – 17 Ekim 1920 tarihleri arasında
toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketine
muhalefetinden ötürü vatan hainliği ile suçlanmış ve yurt dışına gitmiştir.)

Ne var ki, inkılap tarihçisi Y. Hikmet Bayur belgeyi arşivde aramış, bulamayınca da suçu Vahdettin‘e atmış ve belgenin ya onun tarafından yok edildiği ya da yurtdışına kaçarken götürüldüğü tahmininde bulunmuştur. Ancak yanıldığı çok geçmeden anlaşılır.

Mesela “Nutuk“ta Damat Ferid Paşa aleyhine eline geçen bütün fırsatları değerlendiren Mustafa Kemal Paşa, nedense bu elini olağanüstü derecede güçlendirecek olan sözde ‘gizli anlaşma‘dan hiç söz etmez. Yani o gizli belge, yakın tarihin resmi metinlerinin başında gelen “Nutuk“ta dikkate dahi alınmamıştır. Bu durum size de çok garip gelmedi mi?

Hatta M. Kemal Paşa, 12 Aralık 1919′da Sivas’tan Kâzım Karabekir‘e çektiği telgrafta tam da bu belgeden söz eder ama ona dair şüphelerini de dile getirmekten kaçınmaz. Belgenin doğrulanması ve aslının ele geçirilmesi için çalışılmakta olduğunu söyler. Nitekim yalnız bizimkinde değil, Londra’daki İngiliz Arşivi’nde de aslı bulunamamıştır. Hadi diyelim ki, bizdekini Vahdettin uçurdu, Lozan imzalandıktan sonra İngilizler hâlâ Vahdettin’i korumak için mi saklamışlardır onu?

Kaldı ki, İngiliz işgal yetkilileri anlaşma haberini aldıklarında Lord Curzon‘a, belgede adları geçen kişileri tanımadıklarını, “uydurma olduğu şüphe götürmeyen” bu belgenin, İngilizler ile diğer İtilaf güçlerinin arasını açmak üzere düzenlendiğini yazmışlardır. Lord Curzon ise onun kesinlikle uydurma olduğu kanaatindedir. Üstelik bunu Sir George Buchanan‘a gönderdiği kapalı telde yazmıştır. Yani düşüncesini saklaması için hiçbir sebebin olmadığı bir ortamda.

Dolayısıyla İngilizlerce dahi resmen yalanlanmış bir sahte belge karşısındayız. Sonuç:

1. Vahdettin böyle bir belgeyi imzalamamıştır.

2. Damat Ferid, Osmanlı Devleti’nin İtilaf kuvvetleri arasında parçalanmadan ‘bir bütün olarak‘ İngiliz himayesine alınması için uğraşmıştır ama nafile. Zira İngilizler, böyle bir himayenin, işgal kuvvetlerini birbirine düşman edeceğini bilecek kadar akıllıdırlar.

Salâhi Sonyel şu hükme varır:

Damat Ferid ile İngiltere arasında böyle bir anlaşma imzalanmamıştır. Belge ya İngiltere’ye doğru kaymakta olan Osmanlı yönetiminin yüzünü kendilerine çevirmek isteyen Fransızlar tarafından uydurulmuştur (ki bu durumda epey işe yaramış ve kısa bir süre sonra Damat Ferid sadrazamlığı kaybetmiştir), ya da Damat Ferid, hem İngiliz, hem de Fransız gizli haber alma servislerinde “çifte ajan” olarak görev yapan üç levanten tarafından aldatılarak böyle bir belgeye imza atmıştır.

Ancak ilginç olan nokta, sahte de olsa belgede Vahdettin’in imza veya onayının bulunmamasıdır; hatta Damat Ferid’in imzası da taklittir! Nitekim Nisan 1920′de 4. kez sadrazam olduktan sonra anlaşmayı kendi ağzından yalanlayacaktır.

Burada şu sorulabilir: Bir sadrazamın İngilizlerin bile tanımadığı 3 istihbarat subayıyla yaptığı ‘gizli‘ anlaşma bir devlet için ne kadar bağlayıcı olabilir, bir; ne kadar ciddiye alınabilir, iki?

Bitmedi daha. Siyaset bilimi eğitimini Sorbonne Üniversitesi’nde tamamlayan Hasan Yıldız’ın Fransız arşivlerinde yaptığı araştırma sonunda anlaşma metninin bir kere daha sahte, yani açıkça Fransız istihbaratı tarafından ‘üretilmiş‘ olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Fransız devlet arşivlerinde yaklaşık 20-30 bin sayfalık bir taramayla sonuca ulaşılmış, önce sahte belge, sonra da onun sahte olduğuna dair belgeler çıkmıştır. (Bkz. Hasan Yıldız, 21. Yüzyılın Başlarında Kürt Siyasası ve Modernizm, İst. 2006, Doz Yay., s. 160).

Tarih sahte belgelerle değil, gerçek belgelerle beslendiği zaman boy atan bir bitkidir.

Mustafa Armağan
(Zaman, 02.05.2010)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.